3. Ders – Prof. Dr. Gürbüz DENİZ | Felsefe ve Metafizik Ekseninde İnanç Esasları: Peygamberlik ve Kader

 

Anadolu İlahiyat Akademisi

Geleceğin Akademisyenlerini Arıyor

Ders Raporu

Prof. Dr. Gürbüz Deniz

Dersin Adı: Felsefe ve Metafizik Ekseninde İnanç Esasları

Ön Okuma Metni: Gürbüz Deniz, Peygamberlere Neden İman Ederiz? Kaderin Mâ’bad’ı (İslam Düşüncesi ve Metafiziği)

Konu: Peygamberlik ve Kader

Ders Süresi: 1 saat 30 dakika 

Ders Mevcudu: 

 

Ders hocanın iki makalesi ekseninde önce Peygamberlik ardından kader olmak üzere sırayla ele alınarak işlendi. Dersin akışında peygamberlik konusuna dair alınan notlar şu şekildedir; 

Hz.Peygamber, peygamberlerin temsilcisi olarak, dünya işlerinde kendisini korkutup, tedirgin edecek hiçbir şeye itibar etmemiştir. Bulduğunu giymiş. Bazen Yemen’de imal edilen bir kürk, bazen de yünden yapılmış bir gömleği sırtında taşımaktan yüksünmemiştir. İmkanları ölçüsünde sahip olduğu bineğe binmiştir. Bazen ata, bazen deveye, bazen kızıl bir katıra, bazen de merkebe… Dünyayı hiçbir zaman vaz geçilmez görmemiştir. Ancak, güzel kokuları sevmiş, kötü olanlarını kendisinden ve mescidinden uzak tutmuştur. Akrabalarına sıla-i rahim yapmış ve onlardan daha üstün olan kimseye onları tercih etmemiştir. Hiç kimseye cefa vermemeye özen göstermiş; özür dileyenin özrünü kabul etmiştir. Şaka yapmış, fakat hakikat olmayan bir şeyi söylememiştir. Tebessüm yüzünde eksik olmamıştır. Hiçbir krala krallığından dolayı itibar etmemiştir. Fakiri ve kralı eşit bir şekilde Allah’ın varlığına davet etmiştir. Bu hususta dedesi İbrahim, selefi Musa gibi hiç kimseden çekinmemiştir.

Peygamberlerden başka hiçbir bilge, filozof, hekim, kral yukarıda çok özet olarak sunmaya çalıştığımız Peygamberî özelliklerin değil hepsini bir kısmını bile hayatlarında tam manasıyla gerçekleştirebilmiş değillerdir. Buradaki iddiamız tarihin bize naklettiklerinin şahitliği ile sabittir. Bu durumu ulu filozofumuz İbn Sinâ şöyle ifade etmektedir: “Başkalarını kemâle erdirebilecek kadar güçlü olanlar nebîdir. Nebîlik makamı makamların en Yücesi ve en mükemmelidir.”

Öyleyse insanlığa “efradını cami ağyarını mani” bir tarzda örneklik yapmak için peygamberlik gereklidir/zorunludur ve bunun bir sonucu ve Allah’ın bir lütfu olarak peygamberler bize gönderilmiştir. Bizler de onlara inanmaktayız.

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur.”

 Dersin ikinci oturumda ele alınan kaderin mabadı makalesi ile ve ders bağlamında öne çıkan cümleler ise şu şekildedir; 

Allah’ın mutlak varlığı ve ilmi, İslam metafiziğine ve Müslüman düşünürlere göre her şeyi kuşatıcıdır. Bu kuşatıcılığı anlatan önemli ifadeler şöyledir: “Allah size şah damarınızdan daha yakındır.” İlahî buyruğu ile, “Düşen hiçbir yaprak olmasın ki, onun bilgisi Allah’ın ilminde bulunmasın.”  Bu ayetlerde Allah’ın varlığının hem ontolojik ve hem de epistemolojik olarak mümkün varlığı, mutlak manada kuşattığı söz konusu edilmektedir. Bu durumda insan nasıl ve hangi alan içinde özgürdür? Sorusu önemi hale gelmektedir.

Allah; insanı ve kainâtı zamansız olarak bir anda yarattığında, zaman içinde var olacak her bir varlığı da fiili olarak yaratmıştır. Ancak bu yaratımsal olan bilfiillik, her varlığın çekirdeğinde/mayasında bilkuvve olarak onun tabiatıdır. Her çekirdek ya da maya, özüne nispetle kendini gerçekleştirdikçe, hürriyetini kullandıkça, özünde Allah’a nispetle bilfiil kendisine nispetle bilkuvve olan varlıkları varlık ve varoluş alanına çıkarmaktadır. 

Bu durum; teorik olarak her bir insanın kaderinin sınırının ne olduğunun bilinebilir olduğunun imkânını bize gösterebilir imkânı içindedir. İşte insan, daha önce de ifade ettiğimiz üzere, bedensel yeteneklerinin ölçüsü kadar hürriyetini kullanabilme imkânına sahiptir. Hiçbir insan bu varlık özünden daha yüksek bir varoluş imkânına sahip değildir. Her ne kadar insan ruhu herkese eşit verilmiş olsa da ruhun varoluş imkânı, bedeninin kapasitesi nispetindedir. Bu çerçevede insan, Allah’ın yaratması ve varlığının her şeyi kuşatması içinde kendi özgürlüğünü yaşar ve kaderi de kendisine yaşadıkları oranında malum olur. Bu çerçeve, insanın metafizik alanla olan ontolojik varoluşunu ya da hürriyet imkânını bize göstermektedir.

Bu bilinir gibi olan ama mutlak manada bilinmez ya da bireyin onu kuşatmaya gücünün yetemediği kainât, kendimizi ve üzerinde faaliyette bulunduğumuz varlıkları bilerek onlar üzerinde irademizi kullanmak, bizim bilebilir tarafımızdır. Bu cihetiyle birçok şey açıktır. Bilinemez tarafıyla var oluşumuzun seyri ise insan/beşer oluşumuzun sınırlılığının, sınırsız bir kuşatım alanı altında olması nedeniyledir. Bu kuşatım tam bilinemese de bize güven/iman telkin ederek bizi var oluşun bazı acımasızlıklarına karşı ahiretin varlığı ile teskin etmektedir. Ümidimizi, açıklanabilir düzlemdeki melekût âleminin var olması ve bize etkide bulunması, bizim de ona etkide bulunmamız imkânında olduğunu bilmemiz, hayat karşısında yalnızlığımızı az da olsa gidermektedir. Kainât tekdüze değil fazlaca karmaşıktır. Bu karmaşıklık içinde mutlak manada ümitli ve yine mutlak manada ümitsiz olmamızın sebebi tam açıklanabilir düzeyde değildir. O halde hem ümit var ve hem de endişe taşır tarzda bir hayatı tercih etmemiz bizim hayrımıza görünmektedir. 

Scroll to Top